- Fri, 20:47: RT @YasmincruzMe: Hand Me My Leather: http://t.co/mkAlch1I
"Birlik ve Beraberliğimiz için Ehl-i Beyt Sempozyumu" bu kez İstanbul Haliç Kongre Merkezi'nde düzenlenecek. Pazar günü gerçekleştirilecek sempozyumun kapanış konuşmasını BTP Genel Başkanı Prof. Dr. Haydar Baş yapacak.Son olarak 25 Mart Pazar günü İstanbul Üsküdar'da bulunan Bağlarbaşı Kültür Merkezi'nde organize edilen "Birlik ve Beraberliğimiz için Ehl-i Beyt Sempozyumu" serisi bu kez Haliç Kongre Merkezi'nde Ehl-i Beyt gönüldaşlarıyla buluşacak. Sempozyumun kapanış konuşmasını daha önceki etkinliklerde olduğu gibi Bağımsız Türkiye Partisi (BTP) Genel Başkanı Prof. Dr. Haydar Baş yapacak.
1982 yılından bu yana, bir başka ifadeyle 31 yıldır 'manevi zenginliğimizi pekiştirerek birlik ve beraberliği kuvvetlendirici bir misyonu sırtlanan İcmal Dergisi'nin organize ettiği 'Ehl-i Beyt Sempozyumları ve Geceleri' dizisi devam ediyor. İlk olarak geçen yıl 22-23 Ekim tarihlerinde Bursa'da düzenlenen sempozyum dizisi, yurtiçinde ve yurtdışında epey yankı uyandırmıştı.
Oyun bozuluyor
Küresel güçlerin İslam dünyasını 'Şii - Sünni' diye farklı bloklara bölmek için yoğun bir propaganda yürüttüğü bir zaman diliminde Irak, İran, Lübnan, Suriye gibi ülkelerden gelen İslam alimlerinin ve kanaat önderlerinin konuşmalar yaptığı sempozyum dizisi, bir yandan İslam coğrafyası üzerinde Ehl-i Salib'in oynadığı oyunları deşifre etmekte, öte yandan farklı mezhep ve meşrepteki Müslümanlar arasında birlik ve beraberlik duygularını pekiştirmekte. Haliç Kongre Merkezi'nde düzenlenecek olan sempozyum da bu yöndeki faaliyetleri pekiştirecek.
Dopdolu bir program
Konuşmaların yanı sıra kasidelerle, ilahilerle, müzik ziyafetiyle yüklü program Hafız Mustafa Yıldırım'ın tilavetiyle saat 10.20'de başlayacak. Akabinde İcmal Yayıncılık Genel Müdürü Bilal Karamus açılış konuşmasını icra edecek. Protokol konuşlarını takiben Prof. Dr. Ata Selçuk moderatörlüğünde "İmanın Gereği, İslam'ın Gerçeği Ehl-i Beyt" başlık oturum gerçekleştirilecek. Bu oturumda Ali Garaçoğlu, Mehmet Emin Koç, Prof. Dr. İbrahim Arslanoğlu, Muharrem Bayraktar tebliğ sunacak.
Prof. Dr. Ömer Saraçoğlu başkanlığındaki ikinci oturumun başlığı ise "Müslümanları Birleştiren Ortak değer: Ehl-i Beyt"... Oturumda Aziz Karaca, Hasan Meşeli, Hasan Aydın ve Müslüm Karabacak konuşacak.
Prof. Dr. Metin Tulgar moderatörlüğündeki 3. oturum ise "Tevhid ve Birliğin Adresi Olarak Ehl-i Beyt" başlığını taşıyor. Oturumda Zeki Garaçoğlu, Mehdi Aksu, Dr. Ahmet Hamdi Kepekçi, ve Emre Polat tebliğlerini arzedecek. Ünlü hattat ve şair Recep Şahin'in 'Alim' dinletisine müteakip 4. ve son oturum başlayacak. "Velayetin Şahı Hz. Ali ve İslam Medeniyetindeki Yeri" başlıklı Prof. Dr. Ömer Eğercioğlu'nun yöneteceği oturumda Ahmet Erimhan, Selim Kotil, Dr. Abdullah Terzi ve Prof. Dr. Ünal Emiroğlu konuşacak.
Program Bilal Demiryürek ve Muharrem Mumcu'nun icra edeceği Tasavvuf Musikisi Konseri ile devam edecek. Kapanış konuşmasını ise BTP Genel Başkanı Prof. Dr. Haydar Baş yapacak.
Şimdi ABD’nin hedefinde Pakistan var.
Neden?
Bir, Pakistan’ın BOP’un hedefindeki bir ülke olmasından.
İki, Nükleer silah sahibi tek Müslüman ülkenin Pakistan olmasından…
Üç, ABD’li silah şirketlerine yeni bir Pazar gerektiği için…
ABD Dışişleri Bakanı Hillary Clinton, Pakistan’ın terörün yayılma merkezi olduğunu iddia etti. Clinton ayrıca Pakistan’dan terör örgütlerinin topraklarını kullanmasına izin vermemesini ve bunun için gerekli önlemleri almasını istedi.
Hillary Clinton’un bu açıklamayı Pakistan’ın ezeli düşmanı Hindistan’dan yapıyor olmasının çok büyük anlamı var.
2008 yılında Hindistan’ın Mumbai kentinde düzenlenen terör saldırısından Pakistan’ı sorumlu tutan ABD ve Hindistan birlik içerisinde Pakistan’a yükleniyor.
Bu tür açıklamalardan rahatsız olan Pakistan ise ABD’nin insansız uçaklarla topraklarına düzenlediği saldırıları “Pakistan’ın egemenlik haklarını ihlal” olarak değerlendiriyor.
Gelişmeler ABD’nin Güney Asya’da rahat durmayacağını gözler önüne seriyor. Hindistan’la Pakistan arasındaki ilişkiler zaten hiçbir zaman çok iyi olmamıştı. Ama Mumbai saldırısı iki ülke arasındaki ilişkileri daha da gerdi.
Oysa temelsiz iddiaların dışında Pakistan’ın bu saldırıyla bağlantılı olduğunu gösteren hiçbir belge yok. Bugüne kadar sayısız gerginlik yaşadığı halde asla terör saldırılarını tenezzül etmeyen Pakistan, neden 2008’de böyle saldırıya destek versin?
Bence Pakistan bu saldırıya destek vermedi. Ama Pakistan’ı Afganistan tarafından kumpasa almış olan güçler Hindistan tarafından da kuşatmayı genişletmek için bu hain saldırıyı tezgâhladılar. Kanımca 11 Eylül saldırılarının perde arkasında hangi güçler varsa Mumbai saldırısının gerisinde de onlar var.
Bundan dolayı “Güney Asya’nın 11 Eylül’ü” diye de niteleyebileceğimiz Mumbai saldırısının Pakistan’ın işi olması asla mümkün olmadığı halde Hindistan’a güç verip ateşe körükle gitmesi ABD’nin bu bölgede bir savaş istediğinin göstergesi.
Güney Asya’da bir savaşı ABD neden ister?
Bence bunun birkaç sebebi olabilir.
Bu nedenlerin en önemlisi, Rusya’nın dikkatini Ortadoğu’dan özellikle de Suriye’den başka yönlere kaydırabilmek. ABD özellikle Libya sürecinden sonra Ortadoğu’daki planlarını uygularken Rusya engeline takıldı. Rusya’ya rağmen Ortadoğu’da istediği gibi davranamayan ABD Güney Asya’daki bir savaşla Rusya’nın ilgisini başka taraflara dağıtmak istiyor.
Bunun başarabilirse başta Suriye olmak üzere Arap Baharı sürecini tıkır tıkır işletmeye devam edebilecek Amerika. Aynı zamanda Rusya füze kalkanı sisteminden de rahatsızlığını ifade etti. Rusya’nın ilgisinin Güney Asya’ya bölünmesi füze kalkanı konusundaki direncini de kırabilir.
ABD’nin Hindistan’la yakınlaşması Güney Asya’da yakın gelecekte patlak verecek sürekli kaosun tohumlarının ekilmesi anlamına geliyor.
Çin ve İran Milli Ekonomi Modeli’nden ilham aldılar
Bağımsız Türkiye Partisi (BTP) Genel Başkanı Prof. Dr. Haydar Baş’ın ortaya koyduğu Milli Ekonomi Modeli, ülkelerin dış ticarette kendi milli paralarını kullanmasını öneren tek model. Prof. Dr. Haydar Baş, uzun zamandan beri ülkelerin milli paralarıyla değil de dolar ya da euro gibi paralarla ticaret yapmasının o paraların ait olduğu ülkeyi zengin ettiğini ifade ediyor. Bundan dolayı milli paralarla ticaret yapmanın bir zaruret olduğunu Sayın Baş modelinde dile getiriyordu.
Türkiye’de siyasiler Milli Ekonomi Modeli’ni görmemek için başlarını deve kuşu gibi kuma gömerken Çin, Rusya ve İran gibi ülkeler başka ülkenin modelidir demeden Prof. Dr. Haydar Baş’ın Milli Ekonomi Modeli’nden formülleri hayata geçiriyorlar.
Daha önce Çin ve Rusya ticarette kendi milli paralarını kullanma kararı almışlardı şimdi de Çin ile İran aralarındaki ticarette doları devre dışında bırakacak adım atıyorlar. Özel bir davet alan Prof. Dr. Haydar Baş Eylül-Ekim gibi Rusya parlamentosunda Milli Ekonomi Modeli’ni anlatacak.
Türkiye’de ortaya konulan bir model, dünyada kabul görüp uygulanırken Türkiye’nin hala ekonomik olarak sürünüyor olması çok acı değil mi? O.Dede-Yeni Mesaj
Neden?
Bir, Pakistan’ın BOP’un hedefindeki bir ülke olmasından.
İki, Nükleer silah sahibi tek Müslüman ülkenin Pakistan olmasından…
Üç, ABD’li silah şirketlerine yeni bir Pazar gerektiği için…
ABD Dışişleri Bakanı Hillary Clinton, Pakistan’ın terörün yayılma merkezi olduğunu iddia etti. Clinton ayrıca Pakistan’dan terör örgütlerinin topraklarını kullanmasına izin vermemesini ve bunun için gerekli önlemleri almasını istedi.
Hillary Clinton’un bu açıklamayı Pakistan’ın ezeli düşmanı Hindistan’dan yapıyor olmasının çok büyük anlamı var.
2008 yılında Hindistan’ın Mumbai kentinde düzenlenen terör saldırısından Pakistan’ı sorumlu tutan ABD ve Hindistan birlik içerisinde Pakistan’a yükleniyor.
Bu tür açıklamalardan rahatsız olan Pakistan ise ABD’nin insansız uçaklarla topraklarına düzenlediği saldırıları “Pakistan’ın egemenlik haklarını ihlal” olarak değerlendiriyor.
Gelişmeler ABD’nin Güney Asya’da rahat durmayacağını gözler önüne seriyor. Hindistan’la Pakistan arasındaki ilişkiler zaten hiçbir zaman çok iyi olmamıştı. Ama Mumbai saldırısı iki ülke arasındaki ilişkileri daha da gerdi.
Oysa temelsiz iddiaların dışında Pakistan’ın bu saldırıyla bağlantılı olduğunu gösteren hiçbir belge yok. Bugüne kadar sayısız gerginlik yaşadığı halde asla terör saldırılarını tenezzül etmeyen Pakistan, neden 2008’de böyle saldırıya destek versin?
Bence Pakistan bu saldırıya destek vermedi. Ama Pakistan’ı Afganistan tarafından kumpasa almış olan güçler Hindistan tarafından da kuşatmayı genişletmek için bu hain saldırıyı tezgâhladılar. Kanımca 11 Eylül saldırılarının perde arkasında hangi güçler varsa Mumbai saldırısının gerisinde de onlar var.
Bundan dolayı “Güney Asya’nın 11 Eylül’ü” diye de niteleyebileceğimiz Mumbai saldırısının Pakistan’ın işi olması asla mümkün olmadığı halde Hindistan’a güç verip ateşe körükle gitmesi ABD’nin bu bölgede bir savaş istediğinin göstergesi.
Güney Asya’da bir savaşı ABD neden ister?
Bence bunun birkaç sebebi olabilir.
Bu nedenlerin en önemlisi, Rusya’nın dikkatini Ortadoğu’dan özellikle de Suriye’den başka yönlere kaydırabilmek. ABD özellikle Libya sürecinden sonra Ortadoğu’daki planlarını uygularken Rusya engeline takıldı. Rusya’ya rağmen Ortadoğu’da istediği gibi davranamayan ABD Güney Asya’daki bir savaşla Rusya’nın ilgisini başka taraflara dağıtmak istiyor.
Bunun başarabilirse başta Suriye olmak üzere Arap Baharı sürecini tıkır tıkır işletmeye devam edebilecek Amerika. Aynı zamanda Rusya füze kalkanı sisteminden de rahatsızlığını ifade etti. Rusya’nın ilgisinin Güney Asya’ya bölünmesi füze kalkanı konusundaki direncini de kırabilir.
ABD’nin Hindistan’la yakınlaşması Güney Asya’da yakın gelecekte patlak verecek sürekli kaosun tohumlarının ekilmesi anlamına geliyor.
Çin ve İran Milli Ekonomi Modeli’nden ilham aldılar
Bağımsız Türkiye Partisi (BTP) Genel Başkanı Prof. Dr. Haydar Baş’ın ortaya koyduğu Milli Ekonomi Modeli, ülkelerin dış ticarette kendi milli paralarını kullanmasını öneren tek model. Prof. Dr. Haydar Baş, uzun zamandan beri ülkelerin milli paralarıyla değil de dolar ya da euro gibi paralarla ticaret yapmasının o paraların ait olduğu ülkeyi zengin ettiğini ifade ediyor. Bundan dolayı milli paralarla ticaret yapmanın bir zaruret olduğunu Sayın Baş modelinde dile getiriyordu.
Türkiye’de siyasiler Milli Ekonomi Modeli’ni görmemek için başlarını deve kuşu gibi kuma gömerken Çin, Rusya ve İran gibi ülkeler başka ülkenin modelidir demeden Prof. Dr. Haydar Baş’ın Milli Ekonomi Modeli’nden formülleri hayata geçiriyorlar.
Daha önce Çin ve Rusya ticarette kendi milli paralarını kullanma kararı almışlardı şimdi de Çin ile İran aralarındaki ticarette doları devre dışında bırakacak adım atıyorlar. Özel bir davet alan Prof. Dr. Haydar Baş Eylül-Ekim gibi Rusya parlamentosunda Milli Ekonomi Modeli’ni anlatacak.
Türkiye’de ortaya konulan bir model, dünyada kabul görüp uygulanırken Türkiye’nin hala ekonomik olarak sürünüyor olması çok acı değil mi? O.Dede-Yeni Mesaj
İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra bağımsız bir dış politikamız olmadı. O tarihten itibaren dış politikamız ABD’ye bağlandı, o ne demişse yaptık, hangi safta durmuşsa, yanında yer aldık. Milli çıkarlarımıza ters düşen konularda bile, hiç ses çıkarmadık, bağlılığımızı ve bağımlılığımızı sürdürdük. Bağlılık gereği, İsrail’i ilk tanıyan, Cezayir’in bağımsızlığına ret oyu veren ülke olduk. Hâlbuki diplomasi devletlerin en büyük güçlerinden biridir. Yerine göre bu güç, askeri gücün de önündedir. Maalesef, hiçbir millette olmayan diplomasi birikim ve tecrübemizi hiç kullanmadık, o gücümüzü ABD yolunda heba ettik.
Rahmetli Necip Fazıl, “Abdülhamid’i anlamak, dünya politikasını anlamaktır” derdi. Bazıları bunu daha da genişletir ve şöyle derler: “Bir Osmanlı padişahının hayatını hakkıyla bilebilsek, dünya politikasını bilir, Batılıların oyununa gelmez ve sorunlarımızı çözerdik”. Niçin dünya politikasını bilirdik? Çünkü Osmanlı bir dünya devleti idi, politikasını da ona göre belirliyordu. Bugün bir dünya politikası değil, uydu politikası izliyoruz. Daha doğrusu, politikasızlık yüzünden sarkaç gibi sağa sola sallanıyoruz. En komik yanımız ise, bu durumda Başbakanımıza ‘dünya lideri’ unvanı vererek avunmamızdır.
Bağımlı politikanın bizi düşürdüğü çelişkileri bakınız: “Kırmızı çizgimizdir” dediğimiz, Kuzey Irak’ta Kürt devletini bize kurdurdular. Kürt kardeşlerimizi de ‘Büyük Kürdistan’ hayaliyle aldatıyorlar. Tıpkı Şerif Hüseyin’i ‘Büyük Arabistan Krallığı’ vaat ederek aldattıkları gibi. Şerif Hüseyin’i aldatıp Osmanlı’ya isyan ettirdikten sonra, Arapları paramparça ettiler. Aynı oyunu Kürtler için düşünüyorlar. Büyük değil, küçük küçük her biri diğeri ile sorunlu Kürt devletçikleri kurmanın peşindeler. Bu plân, 19. yüzyılda İngilizlerin hazırladığı gizli Kürt raporlarda aynen böyle yer almaktadır. Batılıların İslâm ülkelerini yeniden parçalayarak kontrol altına almak istediği bir sır değildir. Açık olarak yazılıyor, çiziliyor, söyleniyor. Resmi ağızlar da bunu inkâr etmiyor, onaylıyor.
İşte size açık bir belge: Dünya Siyonist Örgütü’nün yayın organı olan Kivunim (yönelimler) dergisinin 1982 tarihli 14. sayısı. Bu dergide, “1980’lerde İsrail için Strateji” başlıklı bir yazıda, “ İsrail’in strateji uzmanları tarafından Irak’ın üçe bölüneceği, ardından Suriye ve Türkiye’nin bölüneceği” ifade ediliyor. Demek ki, bölünme plânlarının arkasındaki asıl güç İsrail’dir. Hulusi Turgut, ‘Barzani Dosyası’ adlı kitabının 126. sayfasında bu plânı teyit ediyor ve şöyle diyor: “Yahudiler, Barzani hareketine yardım etmektedirler”. Mesut Barzani’nin babası Molla Mustafa Barzani, 6 Ocak 1975’de Washington’a bir mektup yazarak, “ ABD’nin, Kürdistan’ı kendi eyaleti yapmasını” istedi. Bunun karşılığında da, “Amerikan petrol şirketlerine Kerkük petrollerinin idaresini vereceğini” söyledi. Sadece bu bilgiler bile, şuurlu bir insanı ayıkması için yeterlidir.
Bu oyunlar karşısında, İslâm aleminin izleyeceği politika, Sultan Abdülhamid’in politikası olmalıdır. Sultan Abdülhamid hatıratında şöyle diyor: “Avrupa’nın büyük devletleri, dünyayı bölüşmeye çıkmışlardı. Bu ülkeler arasında Osmanlı da vardı. Ben bu kuvvetin önünde tek başıma duramazdım, buna kuvvetim yetmezdi. Yapabileceğim tek şey aralarındaki rekabetten yararlanıp, her birini daha büyük lokma ümidi ile birini ötekine düşürmekti. Bizi parçalamak için birleşmiş düşmanlarımıza karşı parçalanmış İslâm alemini birleştirmekten başka zaten yol yoktu. Bunun şuurundaydım. Elimden geleni yaptım”. Şimdi soralım: Aynı güçler, İslâm alemini yeniden parçalamak isterken, Türkiye ne yapıyor? İzlediği politikalar, İslâm alemini birleştirmeye mi, yoksa ayrıştırmaya mı yarıyor? Bu kadar açık ve büyük tehlikeler karşısında uyanmayan bir millet ve onun idarecileri, ne zaman uyanacak, iş işten geçtikten sonra mı? Gerçekten merak ediyoruz. M. Hilmi Yıldırım
Rahmetli Necip Fazıl, “Abdülhamid’i anlamak, dünya politikasını anlamaktır” derdi. Bazıları bunu daha da genişletir ve şöyle derler: “Bir Osmanlı padişahının hayatını hakkıyla bilebilsek, dünya politikasını bilir, Batılıların oyununa gelmez ve sorunlarımızı çözerdik”. Niçin dünya politikasını bilirdik? Çünkü Osmanlı bir dünya devleti idi, politikasını da ona göre belirliyordu. Bugün bir dünya politikası değil, uydu politikası izliyoruz. Daha doğrusu, politikasızlık yüzünden sarkaç gibi sağa sola sallanıyoruz. En komik yanımız ise, bu durumda Başbakanımıza ‘dünya lideri’ unvanı vererek avunmamızdır.
Bağımlı politikanın bizi düşürdüğü çelişkileri bakınız: “Kırmızı çizgimizdir” dediğimiz, Kuzey Irak’ta Kürt devletini bize kurdurdular. Kürt kardeşlerimizi de ‘Büyük Kürdistan’ hayaliyle aldatıyorlar. Tıpkı Şerif Hüseyin’i ‘Büyük Arabistan Krallığı’ vaat ederek aldattıkları gibi. Şerif Hüseyin’i aldatıp Osmanlı’ya isyan ettirdikten sonra, Arapları paramparça ettiler. Aynı oyunu Kürtler için düşünüyorlar. Büyük değil, küçük küçük her biri diğeri ile sorunlu Kürt devletçikleri kurmanın peşindeler. Bu plân, 19. yüzyılda İngilizlerin hazırladığı gizli Kürt raporlarda aynen böyle yer almaktadır. Batılıların İslâm ülkelerini yeniden parçalayarak kontrol altına almak istediği bir sır değildir. Açık olarak yazılıyor, çiziliyor, söyleniyor. Resmi ağızlar da bunu inkâr etmiyor, onaylıyor.
İşte size açık bir belge: Dünya Siyonist Örgütü’nün yayın organı olan Kivunim (yönelimler) dergisinin 1982 tarihli 14. sayısı. Bu dergide, “1980’lerde İsrail için Strateji” başlıklı bir yazıda, “ İsrail’in strateji uzmanları tarafından Irak’ın üçe bölüneceği, ardından Suriye ve Türkiye’nin bölüneceği” ifade ediliyor. Demek ki, bölünme plânlarının arkasındaki asıl güç İsrail’dir. Hulusi Turgut, ‘Barzani Dosyası’ adlı kitabının 126. sayfasında bu plânı teyit ediyor ve şöyle diyor: “Yahudiler, Barzani hareketine yardım etmektedirler”. Mesut Barzani’nin babası Molla Mustafa Barzani, 6 Ocak 1975’de Washington’a bir mektup yazarak, “ ABD’nin, Kürdistan’ı kendi eyaleti yapmasını” istedi. Bunun karşılığında da, “Amerikan petrol şirketlerine Kerkük petrollerinin idaresini vereceğini” söyledi. Sadece bu bilgiler bile, şuurlu bir insanı ayıkması için yeterlidir.
Bu oyunlar karşısında, İslâm aleminin izleyeceği politika, Sultan Abdülhamid’in politikası olmalıdır. Sultan Abdülhamid hatıratında şöyle diyor: “Avrupa’nın büyük devletleri, dünyayı bölüşmeye çıkmışlardı. Bu ülkeler arasında Osmanlı da vardı. Ben bu kuvvetin önünde tek başıma duramazdım, buna kuvvetim yetmezdi. Yapabileceğim tek şey aralarındaki rekabetten yararlanıp, her birini daha büyük lokma ümidi ile birini ötekine düşürmekti. Bizi parçalamak için birleşmiş düşmanlarımıza karşı parçalanmış İslâm alemini birleştirmekten başka zaten yol yoktu. Bunun şuurundaydım. Elimden geleni yaptım”. Şimdi soralım: Aynı güçler, İslâm alemini yeniden parçalamak isterken, Türkiye ne yapıyor? İzlediği politikalar, İslâm alemini birleştirmeye mi, yoksa ayrıştırmaya mı yarıyor? Bu kadar açık ve büyük tehlikeler karşısında uyanmayan bir millet ve onun idarecileri, ne zaman uyanacak, iş işten geçtikten sonra mı? Gerçekten merak ediyoruz. M. Hilmi Yıldırım
Türkiye de dönem dönem gündem edilen başkanlık sistemi, yeni anayasanın yazım aşamasına gelindiğinde bir kez daha konuşulmaya başlanmıştır.
Hükümete sunulan taslak metinlerin sadece birinde talep edilmiş olan bu değişiklik görünen o ki, halkın talebi de değildir.
Toplulukların devletleşme aşamalarına baktığımızda “üniter devlet” aşamasının nihai gaye olduğu görülmektedir.
Türkiye Cumhuriyeti Devleti, barındırdığı farklı etnik kimlikleri Türk üst kimliği ile birleştirmiş ve üniter devlet yapılanmasını sağlamıştır.
Mevcut anayasada haklar ve özgürlükler belirlenmiş ve her vatandaşa eşit şekilde tanınmıştır.
Bahsi geçen başkanlık rejiminin uygulamadaki örneklerinin başında gelen ABD, 50 eyaletten oluşmaktadır.
Eyaletlerin iç hukukları “eyalet hukuku” denilen birbirinden ayrı düzenlemeler içermektedir.
Başkanlık sistemine geçmek demek, eyaletlere bölünecek Türkiye coğrafyasında, bağımsız iç hukukların devreye girmesi demektir. Bu, şu ana kadar devam edegelen tek hukuk sisteminin de temelden değişmesi manasınadır.
Halen demokrasinin hâkim olduğu ülkemizde, demokratik hayatın en önemli göstergesi, çok partili bir sistemin varlığıdır.
Millet, belirli aralıklarla sandık başına giderek, kendisi adına yasama faaliyetlerini yapacak vekillerini seçmektedir.
Türkiye şarlarında yüzde 30 oranındaki seçmenin tercihi küçük partilere yönelmektir.
Başkanlık sisteminde çok partili düzen de yoktur. Halk iki partiden birini tercihe zorlanmaktadır. Bu düzende, ülkemizde örneğini gördüğümüz sağ ve sol yelpazedeki çeşitlilik kısıtlanmakta, ikiye indirilmektedir.
Bu, çok partili hayatın sona ermesi, bir manada halkın iradesinin kısıtlanması demektir.
Krallık veya saltanatın reddedilmesi, iradenin tek kişide toplanması ile halkın yönetime katılımının engellenmesindendir.
Suriye’ye “demokrasi getirilmeli” gerekçesi ile her gün iç işlerine müdahale eden Türkiye neden demokrasiden taviz vermeye çalışmaktadır?
“Sivil anayasa” maksadı ile yola çıkan iktidar da bilmektedir ki, mevcut anayasanın 114 maddesi şu ana kadar zaten yeniden yazılmıştır. El değmeyen maddeler, devletin yapısı ile alakalı olanlardır.
Akıllara, yeni anayasa yazımı düşüncesi yoksa sadece bu yapının değişmesi için mi ortaya atılmıştır? sorusunu getirmektedir.
“Yerel yönetimlere daha çok özgürlük”, eyaletlere ayrılmış bir Türkiye’nin adı konmadan parçalanması anlamına gelmektedir.
Parçalara ayrılan bir coğrafya ise, işgale dahi gerek duyulmayacak bir zafiyet içine girmek demektir. Prof. Dr. Haydar Baş
ABD’nin öncülüğünde yürüyen Ortadoğu’daki olaylarda paralel politika belirleyen Asya’nın iki dev ülkesi Çin ve Rusya, işbirliklerini daha da ilerletme kararı aldı. İki ülke askeri ve daha birçok konuda ortak politikalar yürütüyor . Geçtiğimiz günlerde Sarı Deniz'de ortak "Denizde işbirliği-2012" adlı askeri deniz tatbikatı düzenleyen Rusya ve Çin işbirliğini derinleştiriyor. Son olarak Çin Başbakan Yardımcısı Li Keqiang'ın Rusya'ya yaptığı ziyarette, iki ülke arasında 27 ticaret anlaşması imzalandı. Resmi bir ziyaret için Moskova'da bulunan Li Keqiang, Rusya Devlet Başkanı Dimitri Medvedev ve Başbakan Vladimir Putin başta olmak üzere Rus liderlerle bir araya geldi. İki ülkenin de ticari ve ekonomik işbirliğini ilerletmek için çabaladığını belirten Li Keqiang, doğrudan yatırımlar, finans, enerji, mekanik ve elektronik ürünler gibi farklı alanlardaki ortaklığın genişletileceğini ifade etti. Çin ve en büyük ticaret ortağı olan Rusya arasındaki ticaret hacmi, 2011 yılında yaklaşık 80 milyar dolara ulaştı. Diğer yandan, Çin ve Rusya donanmalarının düzenlediği 6 gün süren ortak deniz tatbikatı dün sona erdi. Uluslararası politikanın sıcak gündemi olan Suriye konusunda sergiledikleri ortak tutumla Batılı ülkelerin tepkisini çeken Çin ve Rusya, son dönemlerde ikili işbirliğini geliştirecek önemli adımlar attı.
Sarı Deniz'de ABD'ye gözdağı
İki ülke liderleri arasındaki karşılıklı üst düzey ziyaretlerin yanı sıra yapılan ticari ve askeri işbirliği hamleleri iki dev ülkeyi giderek birbirine yakınlaştırıyor. 22-27 Nisan tarihlerinde 6 gün süren Çin ve Rus donanma birliklerinin Sarı Deniz'de ortak düzenlediği "Denizde işbirliği-2012" adlı askeri deniz tatbikatı uzmanlarca "ABD'nin Pasifik'teki stratejik etkinliğine yönelik ciddi bir tehdit" olarak yorumlanmıştı.
Çin söz konusu tatbikatta tamamı Çin yapımı olan gemi ve denizaltıları ayrıntılı bir şekilde dünyaya tanıttı. Yedisi Rusya'dan gelen 25 geminin katıldığı tatbikatta 4 bin Çinli donanma görevlisinin yer almıştı. Tatbikatta Çin ve Rusya ortak hava sahasını savunma, denizaltı savunma ve denizde ortak arama kurtarma gibi manevralar denenmişti. "Denizde işbirliği-2012", Çin ve Rus donanma kuvvetlerinin son 10 yılda Sarı Deniz'de düzenlediği yedinci ortak tatbikat olarak dikkatleri çekti.
Arap Baharı'na taş koydular
Rusya ve Çin Arap Baharı'nın etkilediği Libya sürecinde seyirci kalmayı tercih etmişlerdi. Kaddafi'nin ölümünden sonra Libya'daki gelişmeleri yakından izleyen bu iki ülke Suriye konusunda işin başından renklerini belli ettiler. Suriye konusunda Birleşmiş Milletler'de karar aldırmak için çok büyük bir uğraş veren ülkeler Rusya ve Çin'in vetosunu aşamadılar. Uzmanlar Rusya ve Çin veto haklarını kullanmamış olsalardı Suriye'nin çoktan Libya haline gelmiş olacağını belirttiler. Mesaj Haber
Kişi başı 20 bin dolar para verildiğini ifade ettiler. Kendilerine büyük miktarlarda para ve silah verildiğini söyleyen Suriyeli sığınmacılar...Arap Baharı Suriye’yi karıştırmadan önce hallerinden memnun olduklarını söyleyen Suriyeli bazı mülteciler, “bizi oyuna getirdiler” diye konuştu
Kapılarını sonuna kadar açan Türkiye, Suriyeli mültecilerin sayısının hızla artmasıyla telaşa kapıldı. Son olarak Suriyeli mülteciler sorununun ‘uluslararası bir sorun’ haline geldiğini açıklayan Türk Dışişleri bu konuda BM’den yardım istemeye hazırlanıyor. Türkiye’ye sığınan Suriyeli mülteci sayısı 25 bine yaklaştı. Bugüne kadar Türkiye’ye yaklaşık 39 bin Suriye vatandaşı giriş yaptı. Bunlardan 14 bini kendi istekleriyle ülkelerine geri dönerken diğerleri Hatay, Gaziantep, Kilis ve Şanlıurfa’da barındırılıyor. Türkiye’nin şu ana kadar Suriyeli mülteciler için yaptığı harcama 200 milyon TL’ye yaklaştı. Son günlerde hergün bin kadar Suriyeli Türkiye’ye giriş yapıyor. Böyle giderse 6 ay sonra ülkelerini terkeden Suriyeli mülteci sayısının 100 bine ulaşabileceği tahmin ediliyor. Yeni Mesaj Gazetesi Suriyeli mültecilerle ilgili çarpıcı bir araştırma yaptı.
Para verip isyan ettirdiler
Suriye’den kaçıp Türkiye’ye gelen ve isimlerinin açıklanmasını istemeyen bazı mülteciler Yeni Mesaj gazetesine Beşar Esad’a karşı savaşmaları için kendilerine kişi başı 20 bin dolar para verildiğini ifade ettiler. Kendilerine büyük miktarlarda para ve silah verildiğini söyleyen Suriyeli sığınmacılar, bu yönlendirmeyle Suriye’de Esad yönetimine başkaldırdıklarını, çatışmalar şiddetlenince verilen sözler tutulmadığı için tek başlarına kaldıklarını söylediler. Aldıkları paranın son kuruşuna kadar mermiye harcadıklarını itiraf eden mülteciler, mermi alacak paraları kalmayınca çaresiz Türkiye’ye kaçtıklarını söylediler.
‘Büyük yanlış yaptık’
Kilis ilinde bulunan bazı Suriyeli sığınmacılar şimdi Beşar Esad’a karşı ayaklandıkları için pişmanlıklarını dile getirdiler. “İsyan ettiğimiz için bin pişman olduk” diyen bir Suriyeli mülteci, bu açıklamayı muhabirimize yaptığı gün karısının “Bey, biz ne büyük yanlış yaptık. Huzur içerisinde yaşadığımız ülkemizi ne hale getirdik” diye yakındığını söyledi. Arap Baharı Suriye’yi karıştırmadan önce hallerinden memnun olduklarını söyleyen bir başka Suriyeli, “dost sandığımız ülkeler bizi oyuna getirdiler” dedi.
Provokatörler boş durmuyor
Türkiye’de Hatay, Gaziantep, Kilis ve Şanlıurfa’da bulunan kamplarda yaşayan Suriyeli mülteciler arasında bazı provokatörlerin var olduğu iddiaları da konuşuluyor. Geçen hafta Cuma Namazı kılındıktan hemen sonra mültecilerin gösteri yaptığını söyleyen bir görgü tanığı, bazı kişilerin Suriyelileri galeyana getirip, Beşar Esad aleyhine slogan attırıp sonra da bir kenara geçip göstericilerin fotoğraflarını çektiklerini söyledi.
Binlerce ekmek çöpe atılıyor
Türkiye’nin şu ana kadar 200 milyon lira harcama yaptığı Suriyeli mülteciler, sunulan hizmetleri yeterli görmüyor. Çözüm bekleyen pekçok ekonomik sorunu olan Türkiye, milletinin hakkı olan büyük paraları Suriyeli mültecilere harcarken mültecilerin barındığı kamplarda her gün binlerce ekmeğin çöpe gittiği ortaya çıktı. Türkiye, Van depreminde mağdur olan kendi vatandaşlarına bile aylar sonra verebildiği konteynırları Suriyeli mülteciler daha Türkiye’ye gelmeden hazır hale getirdi. Buna rağmen kendilerine verilen konteynırları beğenmeyen bazı mülteciler konteynırlardaki ranzaları parçaladı.
Suriyeliler Ceylanpınar çadırkentini beğenmedi
Öte yandan ülkelerindeki iç karışıklıktan kaçarak Türkiye’ye sığınan ve Şanlıurfa’nın Ceylanpınar İlçesi’ne gönderilen bazı Suriyeliler, buradaki çadır kenti beğenmedi. Suriye sınırındaki Ceylanpınar ilçe merkezine 15 kilometre uzaklıktaki TİGEM arazisine gelen sığınmacılardan bazıları, çadır kentin yerleşim alanına uzak olması ve insandan arındırılmış bir bölge görünümü verdiği gerekçesiyle araçlardan inmedi. Güvenlik güçlerinin ikna çabalarına olumsuz yanıt veren bazı sığınmacılar, Hatay’da ve Kilis’te yakınları bulunduğunu ve bu kentlerdeki kamplara gitmek istediklerini söyledi. Direnen ve yerleşmek istemediğini söyleyen 50 civarında sığınmacı, çadır kentteki yetkililerin yaptığı görüşmelerin ardından geldikleri araçlar ile Hatay’ın Yayladığı İlçesi’ndeki kampa geri gönderildi.
Mülteciler Türk polisi dövdü
Yaklaşık olarak 10 bin Suriyeli mültecinin barındığı Kilis’te geçtiğimiz günlerde sığınmacılar tarafından bir polis memurunun feci şekilde dövüldüğü iddia edildi. Adının açıklanmasını istemeyen bir görgü tanığı dayak yiyen polis memurunun daha sonra amiri tarafından fırçaladığını söyledi. Aynı görgü tanığı önceki gün de bir Uzman Çavuş’u Suriyelilerin elinden zor kurtardıklarını açıkladı.
Mesaj Haber
M.Bayraktar-Son Dalga
Türkiye’de yargının gücünün ve hızının farklı olaylarda farklı cereyan ettiğine dair örnekler öylesine artı ki bu konuda neredeyse bütün dünyaya rezil olmak üzereyiz. Hatta bu konuda AB cephesinden sert açıklamalara maruz kalabiliriz.
Bir taraftan hırsızlıkla suçlanan, vatandaşın parasını alarak geri vermeyen, bunu farklı alanlarda kullanan ve binlerce kişiyi mağdur eden bir çeteye karşı başlatılan Almanya merkezli davanın Türkiye uzantısı. Bu davada savcılar değişiyor, haklarında suç duyurusunda bulunuluyor, suçlamanın içeriği değiştiriliyor, zanlılara aklanma yolu açılıyor.
Diğer tarafta ise darbe ve Ergenekon üyesi olmakla suçlanan insanlar var. Bunlara karşı ise yargı adeta keskin kılıç gibi hareket ediyor, yargılanan ve hapse atılan insanların yargıçlar hakkındaki hiçbir şikâyeti dikkate alınmıyor, savcılar sıfır müsamaha ile çalışıyor.
Darbe iddiası ile yargılananlarla hırsızlık iddiası ile yargılananlar arasındaki bu yargısal yaklaşım uçurumu, yeni Türkiye modelinin nasıl olacağını da ortaya koyuyor.
Çifte standart, çifte hukuk, çifte yaklaşım; sonuç “bitkisel hayata girmiş bir yargı.”
Türkiye’nin yeni ağası, Ali Ağa!
Müteahhit Ali Ağaoğlu neredeyse her gün gündemde. Son olarak Habertürk’te “Ağa’ya beleş Milli Emlak’tan döndü” başlığıyla bir haber yayınlandı. 2-B yasasının çıkmasından sonra yapılan incelemede Tapu Kadastro’nun Ağaoğlu lehine yaptığı 20 bin dönümlük ölçüm hatası fark edildi ve Milli Emlak’ça geri alındı. Ağaoğlu ise haberdeki arazilerin kendisine ait olmadığını gösteren bir belge yayınladı. Bunun üzerine Habertürk o arazinin Ali Ağaoğlu tarafından bir ortak ile alındığının belgesini yayınladı.
Neyse o onu yayınladı, bu şunu yayınladı değil mesele.
Önüne belge gelen bir gazetecinin bunu yayınlaması çok doğal. Hele karşınızda “Ali Ağa” gibi bir adam varsa ve buna karşı böyle bir haber yapmışsanız e bravo yani!
Bundan sonra ne mi oldu?
“Rakip gazete” Hürriyet, hemen Ali Ağaoğlu’na bir muhabir gönderdi. (Hürriyet mi gönderdi, Ali Ağa mı çağırdı bilemeyiz!) Ali Ağa ile onun ne kadar mükemmel bir işadamı, ne kadar sevecen bir insan, ne kadar dürüst bir kişi olduğunu” anlatan mülakat yaptılar. Günlerce bu görüntüler yayınlandı Hürriyette. (Bunun bir “bedeli” var mıydı onu da bilemem!)
“Mükemmel işadamı Ali Ağaoğlu(!)”, kentsel dönüşüm projesinde ellerinden arsaları alınan ailelilere “yeni binalardan bir daire sizin neyinize yetmiyor, alın oturun yerinize, aç gözlülük yapmayın, fazla daire istemeyin” diye akıl veriyor bu programda.
Ağa’nın fazla kazanması için vatandaşın az kazanması lazım elbet!
Neticede Ali Ağa, Trabzonludur, hemşerimdir. Ona bir tavsiye; medyada fazla atlayıp zıplamak, gazetecilere “o arsa benim değil ama satın alıp sana vereyim” diye hava atmak hiç hoş değil.
Ne oldum değil ne olacağım demek lazım.
Bu ülke Kastelli örneğini gördü.
O da hemşerinizdi.
Şimdi Karacahmet’te yatıyor.Mesaj Haber
Türkiye’de yargının gücünün ve hızının farklı olaylarda farklı cereyan ettiğine dair örnekler öylesine artı ki bu konuda neredeyse bütün dünyaya rezil olmak üzereyiz. Hatta bu konuda AB cephesinden sert açıklamalara maruz kalabiliriz.
Bir taraftan hırsızlıkla suçlanan, vatandaşın parasını alarak geri vermeyen, bunu farklı alanlarda kullanan ve binlerce kişiyi mağdur eden bir çeteye karşı başlatılan Almanya merkezli davanın Türkiye uzantısı. Bu davada savcılar değişiyor, haklarında suç duyurusunda bulunuluyor, suçlamanın içeriği değiştiriliyor, zanlılara aklanma yolu açılıyor.
Diğer tarafta ise darbe ve Ergenekon üyesi olmakla suçlanan insanlar var. Bunlara karşı ise yargı adeta keskin kılıç gibi hareket ediyor, yargılanan ve hapse atılan insanların yargıçlar hakkındaki hiçbir şikâyeti dikkate alınmıyor, savcılar sıfır müsamaha ile çalışıyor.
Darbe iddiası ile yargılananlarla hırsızlık iddiası ile yargılananlar arasındaki bu yargısal yaklaşım uçurumu, yeni Türkiye modelinin nasıl olacağını da ortaya koyuyor.
Çifte standart, çifte hukuk, çifte yaklaşım; sonuç “bitkisel hayata girmiş bir yargı.”
Türkiye’nin yeni ağası, Ali Ağa!
Müteahhit Ali Ağaoğlu neredeyse her gün gündemde. Son olarak Habertürk’te “Ağa’ya beleş Milli Emlak’tan döndü” başlığıyla bir haber yayınlandı. 2-B yasasının çıkmasından sonra yapılan incelemede Tapu Kadastro’nun Ağaoğlu lehine yaptığı 20 bin dönümlük ölçüm hatası fark edildi ve Milli Emlak’ça geri alındı. Ağaoğlu ise haberdeki arazilerin kendisine ait olmadığını gösteren bir belge yayınladı. Bunun üzerine Habertürk o arazinin Ali Ağaoğlu tarafından bir ortak ile alındığının belgesini yayınladı.
Neyse o onu yayınladı, bu şunu yayınladı değil mesele.
Önüne belge gelen bir gazetecinin bunu yayınlaması çok doğal. Hele karşınızda “Ali Ağa” gibi bir adam varsa ve buna karşı böyle bir haber yapmışsanız e bravo yani!
Bundan sonra ne mi oldu?
“Rakip gazete” Hürriyet, hemen Ali Ağaoğlu’na bir muhabir gönderdi. (Hürriyet mi gönderdi, Ali Ağa mı çağırdı bilemeyiz!) Ali Ağa ile onun ne kadar mükemmel bir işadamı, ne kadar sevecen bir insan, ne kadar dürüst bir kişi olduğunu” anlatan mülakat yaptılar. Günlerce bu görüntüler yayınlandı Hürriyette. (Bunun bir “bedeli” var mıydı onu da bilemem!)
“Mükemmel işadamı Ali Ağaoğlu(!)”, kentsel dönüşüm projesinde ellerinden arsaları alınan ailelilere “yeni binalardan bir daire sizin neyinize yetmiyor, alın oturun yerinize, aç gözlülük yapmayın, fazla daire istemeyin” diye akıl veriyor bu programda.
Ağa’nın fazla kazanması için vatandaşın az kazanması lazım elbet!
Neticede Ali Ağa, Trabzonludur, hemşerimdir. Ona bir tavsiye; medyada fazla atlayıp zıplamak, gazetecilere “o arsa benim değil ama satın alıp sana vereyim” diye hava atmak hiç hoş değil.
Ne oldum değil ne olacağım demek lazım.
Bu ülke Kastelli örneğini gördü.
O da hemşerinizdi.
Şimdi Karacahmet’te yatıyor.Mesaj Haber
AKP hükümeti, Türkiye’yi, Amerikan yöntemiyle iç ve dışta dalaşlara sürüklüyor. Yöntem belli… Suriye ile döğüş. İran’la kapış. Irak ile dalaş. Rusya ve Çin ile Amerika’nın gölgesinde didiş. Ergenekon tiyatrosuna oynat. Balyoz’u sahnele… 12 Eylül ve 28 Şubat yaygarası kopart. Kısaca cambaza bak oyunları sahneye koy… Vatandaş seyretsin! Zammı ve vergiyi hissetmesin. Borca battıkça batsın; deryada kulaç atmış gibi olsun. Koca bir ülke, 70 milyonu aşkın nüfus bu cambazlıkla nereye kadar gidebilir? Hükümet, halkı avuttuğunu zannediyor. Ancak vatandaş, ekonominin hiç de iyi gitmediğini bağında-bahçesinde yaşıyor, sağlıkta yaşıyor, eğitimde yaşıyor, hatta adliyede yaşıyor. Hükümetin iki tane “sihirli ekonomi enstrümanı” kaldı: Sıcak para ve zam... Artık ecnebilere satılacak toprak, maden yahut iletme de kalmadı. Hükümet dünyayı okumuyor… Amerika batmış; görmüyor. Avrupa Birliği içten çürümüş, dağılmaya yüz tutmuş; fark etmiyor. IMF iflas etmiş; duymuyor. Batının bu batmış vaziyetine mukabil, doğu ayağa kalkıyor. Rusya toparlanmış yükseliyor. Çin ve Uzakdoğu almış başını gidiyor. IMF, Rusya ve Çin’den himmet dilenmeyi konuşuyor. AKP hükümeti, bu tabloyu okuyamadığı gibi; şahlanan bu doğu dünyasının arka planındaki yeni ekonomi anlayışını Rus kadar bile göremiyor. Rusya, Prof. Dr. Haydar Baş beye ve onun 7-8 tane uluslararası kongrelere konu olan Milli Ekonomi Modeli’ne ıslak yama gibi sarılmış; bırakmıyor. Rusya, Parlamento Uzmanlar Teşkilatı Başkanı Prof. Dr. V. Lisiçkin’i Trabzon’a gönderiyor. Rusya Parlamentosu, Prof. Dr. Baş’tan, Meclis’te Milli Ekonomi Modeli uygulamaları hakkında detaylı bilgi almak üzere Rusya’ya davet ediyor. Çünkü zor durumdaki Rusya, Prof. Dr. Baş’ın bazı ekonomi esaslarını uygulamaya koyuyor, çok önemli ekonomik başarılar kazanıyor, adeta şahlanıyor. Prof. Dr. Baş, Eylül-Ekim aylarında Rusya Parlamentosuna konuk olacak, modelinin uygulamalarını ve Sosyal Devlet projelerini anlatacak. Türkiye, peşlerine takılıp kuyruğu olduğu batmış ABD, AB ve IMF ile batıyor. Sıcak para ve zam, AKP hükümetinin boğazına geçirilmiş iki idam ilmeğidir; bunu görmüyor. TC Merkez Bankası iyi sinyaller vermiyor. Verileri ortada; özel sektörün dış borcu 129,4 milyar dolara fırlamış, tüketicilerin kredi ve kredi kartı harcamaları 230 milyar liraya ulaşmış vaziyette. Maliye Bakanı Mehmet Şimşek, kaynak kıtlığı yüzünden memur ve emekli maaşlarına üç kuruşluk zammı fazla buluyor, yeni vergilerin sinyalini veriyor. Tabanın anası ağlamış ama Şimşek, vergiyi tabana yayarak gelirlerimizi arttıracağız, diyor. Ezberinde başka bir şey yok ki… Toprak satmak, veri salmak, sıcak paraya konmak! Bütçeye dikiş tutmuyor. 2012 yılı Ocak-Mart dönemi bütçe açığı 6,5 milyar TL olurken; sadece Mart ayı bütçe açığı ise 5,5 milyar TL olarak gerçekleşiyor. AKP’nin vaziyeti böyle de, küresel şeflerinin vaziyet farklı mı? Daha beter… Uluslararası Para Fonu (IMF) Başkanı Christine Lagarde, zor durumdaki Avrupa ülkelerine gerekli kaynağı sağlayabilmek için Çin, Hindistan, Brezilya ve Rusya’dan yardım isteyeceğini ilan ediyor. IMF’nin bu SOS sinyali, kim ne derse desin, iflas ilanıdır. Titanic batışı gibi bir batıştır. Prof. Dr. Baş’ın Milli Ekonomi Modeli’ndeki para ve emisyon politikaları ekseninde BRICS, yani Brezilya, Rusya, Hindistan, Çin ve Güney Afrika, İran’ı da yanlarına alarak “her ülkenin kendi milli para birimlerine dayalı” yeni bir ekonomi alanı, Dolar ve Avro’ya karşı korunmuş özgün bir ticaret bloku oluşturuyor. IMF buradan himmet dileneceklerini ilan ediyor. Yıllarca burnundan kıl aldırmayan Batı dünyası, çöküşünün farkına varıyor. Prof. Dr. Baş’ın modelinin temel esaslarının bir kısmını devreye koyarak şahlanan Doğu dünyasından yardım arıyor. AKP hükümeti ise, öyle bir ekonomik körlük ve sağırlık yaşıyor ki... Devlet ve milletimizi ne olursa olsun batırma inadından vazgeçemiyor. AKP’nin vaziyeti ve kör inadı bu olduğuna göre; o zaman görev millete düşüyor. Türk milleti, bu gerçekleri kendisi görerek emaneti ehline vermesi gerekiyor. M.Emin Koç-Mesaj Haber


